24 Kasım 2008 Pazartesi

Farilya, Sonbahar


İstanbul’da paldır küldür bir hayat yaşarken birdenbire kendimizi bu cennet köşesinde bulalı yaklaşık üç ay oluyor.

Aklımızdan bile geçmezken, bir-iki gün içinde buraya gelmeye karar veriyoruz – hatta başka seçenek kalmıyor, karar kendini alıyor – ve geliyoruz.

Üstelik dünyanın bu köşesi oldum olası beni buraya çekmiş, ama bir gün, üstelik de şu anda bulunduğumuz noktasına, hem de seçeneksiz olarak gelip yerleşmek yine de olağanüstü bir durum.

Üstelik körün istediği bir göz, umulanın çok üstünde iki göz oda, bakla sofa vs. denize iki adım, plaj tenha, hayret! Deniz güzel ve bomboş, hayret!

Ürpertici bir biçimde de yepyeni bir yaşam bekliyor bizi; her şey hem aynı, hem tamamen farklı. Herkes yine gündelik işinin peşinde, ama doğa bastıracağa benziyor kış gelirken, böyle bir arka planın önünde yaşamak şimdiden çok çekici. Ama bir yandan da yalıtılmışlık duygusu yaşanacak besbelli, mevsim bittiği andan itibaren 60–70 kişiyiz bu mevkide. Araba falan da yok, dolayısıyla çok nadir olası dost ziyaretleşmelerinin dışında pek bir faaliyet olmayacak 5–6 ay boyunca.

Öte yandan istesem ne kadar yalıtabilirim ki kendimi? Telefon var, internet var, dünyayla her türlü temas var. Büyük şehirde olsam bundan daha fazlasını kullanabilecek miyim?

Ve gecenin sessizliğinde, yaratıcı sıvılar akabiliyor vallahi; şu mübarek Ramazan gecesinde, ben bu kıyıda oturmuş bu satırları yazıyorum. Tabii yine sapına kadar komünistim, sadece yukarıdan bu Akdeniz Kıyı Köyünde Müstakil Deniz Kenarı Villa Sahibi rolüne aktarılmışım şu sıralarda, ama yine asgari koşullarda yaşanacak, durum bu. Kışın nasıl ısınacağımız pek belli değil, mesela.

Yani cennetteyiz, ama her şey günlük gidişata bağlı. Bize böyle bir üs verildi ve “haydi bakalım ne yapacaksınız şimdi” dendi. Haydi bakalım. Her masaldan bir mesel çıkmalı.



BÖLGESEL ÇAĞRIŞIMLAR - I

Bölgenin yarattığı çağrışımlar çok güçlü. Buralara ilk 1969 yazında, lise son sınıf bitirmiş, evle papaz olmuş, bir velet olarak geldim. ’69 model Ankara/İstanbul karma çiçek çocuklarıydık biz bir nevi, yaşları 16 ile bilemedin 23 arasında, bazıları (benim gibi) İngilizce Timothy Leary ve Aldous Huxley’leri okuyabilecek kadar kolej mezunu, saçını uzatmış, ‘hippi olmuş’ tripten tribe koşan taze gençler… Onlar kendilerini bilirler… Adanın çeşitli bölgelerinde kamp kuran ve sık-sık karşılaşıp karışan toplam 40–50 kişiden bahsediyorum. Bu topluluk o günden bu güne bir yandan bazı zayiatlar vermekle beraber, ülkenin kültürüne derin katkıları olmuş kişiler üretmiştir.

Bu kişiler buralarda bölgeyi bizden önce keşfetmiş ‘turist’lerle de karşılaşırlar o bir-kaç yıllık ‘hippi dönemi’nde. 1968–72 arası ülkem ‘Yeni İpek Yolu’nun bir durağıdır, batıdan doğuya karayoluyla akın eden gezginlerin geçtiği ve bazıları da buraları bulmuştur bile. O yıllarda, uluslararası müzisyenler blues çalmıştır geceleri mendirekte.

Veletlerin hepsinde bir mono Philips kaset teyp vardır mutlaka. Pink Floyd “Echoes” dinlenir geceleri binlerce yıldızın altında, elektrik olmayan köylerde, King Crimson “Islands” dinlenir o mono teypten. Bir de torba dolusu kaset. Hemen hepsi orijinal plaktan korsan kopya elbette… Aynı yıllarda uçları git gide sivrileşen çeşitli renklerde ispirtolu kalemler pek revaçtadır, kopya kasetlerin boş kapaklarına, içerik hakkında bilgi yazma gereksinimi, resme yatkın birçok kişinin kapakları gitgide resimlerle süslemesine yol açar. Kaset kapağının alanının da küçüklüğü nedeniyle sanırım, aynı anda Huxley’nin Vermeer resimlerinde gördüğü moleküler yapıyla benzeştiği için ortaya çıkan bir nokta-nokta resim yapma tekniği, kısa zamanda herkese yayılır. Erken Türk Hippi Puantilizmi doğmuştur. Kim bilir kaç yüz kayıp kopya Neil Young ya da Jethro Tull albümü bu şekilde orijinal bir kapağa kavuşmuştur, acaba var mıdır yaklaşık örnekler kimsenin elinde? Dahası, bazılarımız bu işi gitgide abartarak ressamsı boyutlara getirmiştir, gerçek sanat eserleri üretmiştir, bu da bir gerçek.

Buraları adamı ressam eder, bu da ayrı bir gerçek.


(Bu nefis örnek Bodrum'lu Puantilist Usta Müfit Karzek'ten, "Nokta Vuruşları" www.mufitkarzek.com)

(08 Eylül 2008 Pazartesi)


Çeviri yapıyorum para kazanmak için. Pahalı bir çevirmenim. En pahalı çevirmenim belki. O yüzden çok az iş geliyor, az çalışıp, az kazanıyorum.

Esas olarak teknik, hukuk, tıbbi, tarihi, haber vs. işler paralı işler tabii. Edebi eserler de çeviriyorum. Türkiye’de edebi eser çevirisi çok para kazandıran bir iş değil. İngilizceden Türkçeye edebi çeviriler için genellikle komik ücretler ödeniyor. Türkçeden İngilizceye çevirdiğiniz zaman daha iyi kazanma şansınız var, ama burada da talep çok zayıf. İngilizceye çevrilmeyi gerektiren çok az Türkçe metin var maalesef.

Genel anlamda “teknik” bir çevirmen olduğumdan olsa gerek, literatim çevirme eğilimim kuvvetlidir. Çoğu edebi çeviride de asla sadık kalmak önemlidir. Örneğin Borges’in kelime seçimi o kadar ağırlıklıdır ki, beni hep sözcük temelinde çevirmeye zorlamıştır. Borges gibi bir sözcük kimyagerinin her sözüne sadık kalmak gerekir gibi gelir bana.

Bunları düşünürken Can Yücel’in şu Shakespeare çevirisine takıldım:

Sonnet 66

Tired with all these, for restful death I cry,
As, to behold desert a beggar born,
And needy nothing trimm'd in jollity,
And purest faith unhappily forsworn,
And guilded honour shamefully misplaced,
And maiden virtue rudely strumpeted,
And right perfection wrongfully disgraced,
And strength by limping sway disabled,
And art made tongue-tied by authority,
And folly doctor-like controlling skill,
And simple truth miscall'd simplicity,
And captive good attending captain ill:
Tired with all these, from these would I be gone,
Save that, to die, I leave my love alone.

66. Sone

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş basa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adin,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

Literatim olmaktan bu kadar uzak, bu kadar harika bir çeviri olur! Neredeyse baştan yazmış Can Baba İngiliz Ozan’ı, ama yüzyıllar ötesinden bugüne sanki aynı duyguyu, atmosferi taşımış, aynı şeyi söylemiş, hatta daha güzel mi söylemiş ne! Sadece Türkçeleştirmekle kalmamış, Türkleştirmiş de aynı anda, ama evrenselliğine zerre dokunmadan.

(24 Kasım 2008 Pazartesi)

2 yorum:

  1. Can Yücel'in çevirmenliği hakkında söylediklerinize katılmıyorum. Yaptığının Shakespeare'in eserlerine "saygısızlık" olduğunu düşünüyorum. Can Yücel'in yaptığına "Türkçe söylemek" denir, "çeviri" değil. Çeviri eserin özüne sadık kalmalıdır. Keşke yalnızca şair olarak kalsa ve çevirmenliğe kalkmasaydı.

    İyi bir çeviriye örnek olarak, Charles Baudelaire'in Les Fleurs du Mal çevirisiyle Sait Maden'i gösterebilirim.

    YanıtlaSil
  2. Goddess Artemis e katiliyorum.
    Bu bir cevirim degil bir eseri yeniden yazmak (rewrite) , kendine gore yorumlamak gibi bir sey.Yukarda soylendigi gibi eserin ozune sadik kalinmamis .....Saygilarimla Mike Anderson

    YanıtlaSil